22 Temmuz 2010 Perşembe

3 Haziran 2010 Perşembe

14 Temmuz 2009 Salı

'Kar Maskesi'nde kara tarih

http://74.125.77.132/search?q=cache:K_83b0YCMKsJ:www.gunlukgazetesi.com/haber.asp%3Fhaberid%3D73062+%22serpil+odaba%C5%9F%C4%B1%22&cd=24&hl=tr&ct=clnk&gl=tr



Derin devlete en cok ne yakışır?

Derin devlete en cok ne yakışır?


KAR MASKESİ

EYLEM YILDIZER (Tiroj dergisi)


Bu aralar daha sık duydugumuz kelimeler var; kazı, kuyu, cephanelik, bomba, kemikler, kayıp, kontrgerilla, operasyon... Hepsi de çok derin anlamlar taşıyan kelimeler, arkalarında yine “derin” bir ortaklık var çünkü. “Derin Devlet” denilenin gerçekte ne demek olduğunu yine derinlere bakarak görecegimiz günler bunlar. Bastığımız yerler sadece toprak değil, o toprakların altında bir yerlerde bir ülkenin hesaplaşılmamış geçmişi yatıyor. Kayıplarla cinayetlerle, operasyonlarla bezeli bir sürecin kanıtları yerin altında, kalıntıları ise yer üstünde her gün karşımıza çıkıyor.

Ergenekon operasyonunun art arda gelen dalgaları bazen tereddütler, kafa karışıklıkları yaratsa da artık kimsenin kaçamayacağı gerçekler ortaya çıkmış durumda; Bu devletin kuyuları var, toprağın altına gömmek unutturmak, yok saymak istedikleri var. “Devletli” maskelerinin altında gizledikleri çok şey var. Maskenin gördüğümüz yüzündeyse “sözde”ler, “hain” ler, “laik” ler uçuşuyor her gün üstümüze doğru. Ayrılıyoruz, bölünüyoruz, sonra yine gömülüyoruz. Kendi yaşamımıza bile şöyle bir dışardan bakıp tanıklık etsek, maskeleri görüyoruz, derinlerde ise yine kuyular, kemikler, silahlar.

'Aslında boşa gizleniyorsunuz'

Geçmişin artık toprağa sığmadığı böyle zamanlarda yalnızca kişisel tanıklık değil sanatsal tanıklık da önem taşır. Sorulacak soru çok; ne yaşıyoruz, neler oluyor, geçmişte neler olup bitmiş, yoksa bitmemişmi?... Belki cevapları da biraz derinde aramak gerek. Kimi yerde cevapların aranacağı yeri gösteren, kimi yerde soruların altını çizen sanatsal tanıklık ve yaratıcılık örneklerine rastlamak mümkün. İstanbul Karaköy'deki Hafriyat'ta Nisan ayı boyunca sergilenen Serpil Odabaşı'nın resimleri benzer bir işlevi üstleniyordu. Serginin adı “Kar Maskesi”... Odabaşı da şöyle demiş; “Derin Devlet bir aşk şiiri olsaydı kar maskesi onun başlığı olurdu” Devletin kar maskeli amcalar aracılıgıyla uyguladığı operasyonları ve onların daha yumuşak “yansıma” larına değinen Odabaşı, “aslında boşuna gizleniyorsunuz gerçekler apaçık ortada” diyen bir alaycılıkla, acımasız gerçekçiliği buluşturup eleştirel bir üslup ortaya koymuş.

Üçüncü kişisel sergisini açan Odabaşı, daha önceki resimlerinde de ironik anlatımı ve politik arka plana verdiği önemle dikkat çekiyor. Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nda çalışmış olan Odabaşı, İnsan Hakları İhlalleriyle yakından ilgileniyor.

Militarizmin Toplumsallaşması


Kar maskesi sergisinin en göze batan bölümlerinden biri “Toplumsal Refleks”. Topluma bir kalıp gibi giydirilmeye çalışılan linççilik kültürünü eleştiren bu seriyi, “Gerisi Teferruat” bölümü ile beraber değerlendirince toplumsal ve politik bir panorama tamamlanıyor neredeyse. Toplum Mühendisliği ve özel harp taktikleriyle sürdürülen bu bilinçsel şekillenmeye yaşanılanlar üzerinden yeniden bakma olanagı sunuyor Odabaşı.

Ders; Uluslar ve ulusçuluk. Ders Araç gereci; ezberküs

“Vatandaş Türkçe Konuş” serisi, asimilasyon boyutuna ve biçimine vurgu yapıyor. “Ders; Uluslar ve Ulusçuluk” adlı bölümün “ders aracı” olan yerleştirme “Ezberküs” adını taşıyor ve Odabaşı'nın eleştiri ile mizahı nasıl kesiştirdiğini gösteren iyi bir örnek sunuyor. Hem ulusalcılığın propganda teknikleri arasında nasıl can alıcı bir yerde durduğunu, tabiri caizse “damar” olduğunu, hem de devletin bir ayrışltırıcı olarak nasıl işlediğini vurguluyor “Ezberküs”. Yine aynı bölümdeki “Çözümlü problem” ise “Ya sev ya terk et anlayışının matematiksel bir yansımasını veriyor. “Çünkü elinizde kan izi var” ile “Yama adlı çalışmalarda ise daha dolaylı bir anlatım biçimini tercih etmiş Odabaşı. Bir yandan kadınların uğradığı cinsiyetçi sömürü ve baskıya vurgu yaparken, diğer yandan kadın sorununun geleneksel kalıplarla anlaşılamyacağını belirtiyor bu çalışmalar.







Yama

“Bu bir kurbağa değildir” ise atıfta bulunduğu Rene Magritte'in “Bu bir pipo değildir” resminde olduğu gibi görüntülerin değil göstergelerin önemine dikkat çekiyor, ama diğer yandan da göstergeleri oludğu gibi okumanın gerekliliğine işaret ediyor. Kamuflaj desenini kurbağa sanmak gibi militarizmin toplumsallaşmasını doğal sanmak da yanlış okumak olur.

Derin Devlet bir aşk şiiri değil elbette, maskelerinin ardında, geçmişle bugünün kesiştiği yerde hesaplaşılacak çok şey var. Kayıplar, kaybedilenler, kuyular ve ardında bıraktıkları ortaya çıkacak daha. Kar maskesiyle, 'ezberküs' leriyle, ya sev ya terk et kümeleriyle, dur ihtarlarıyla ulusçuluk dersi verenlerin sınava tabii tutulma zamanı şimdi.

Tiroj Mayıs- Haziran sayısı

ÇOCUKSU KAHKAHA

ÇOCUKSU KAHKAHA
Diyarbekir’in meşhur Keçi Burcu bu günlerde bambaşka bir etkinliğe ev sahipliği yapacak; ressam ve aktivist Serpil Odabaşı’nın “Kar Maskesi” adlı sergisi burada iki hafta boyunca izleyici ile buluşacak. On beş yıl önce kısmen politik(herkes gibi), kısmen de kişisel sebeplerden dolayı ayrılmak zorunda kaldığı kente ilk kez dönüyor sanatçı. O dönem “fail-i meçhul” olarak adlandırılan cinayetlerin, kıyımların kol gezdiği, yaşamın akşamüzeri saat 4’lerde bittiği, insanların ense köklerinde soğuk bir boşluk hissiyle dolaşıp paranoyaklaştığı bir kent olan Diyarbekir’den yüklendiği izleri, imgeleri taşıyan çalışmalarla geri dönüyor .

Doğrusu bunca yıldır süren savaşın sanat çevrelerinde ciddi bir şekilde ele alınıp işlendiği söylenemez. Belki “sanat alanında bu savaşın ciddiyeti ve yarattığı yıkımları görmezden gelme durumu olmasaydı bu iş(Kürt Sorunu) bu kadar sürmeyebilirdi”, demek yanlış olur mu diye sormadan edemiyor insan. Birkaç sinema filmi, birkaç tiyatro, birkaç kitap, birkaç müzik parçası ve birkaç güncel sanatçının bazı işleri karşısında binlerce ölüm, milyonlarda göç, sürgün, cezaevi, vs.

Sanat alanının bu olaya, Kürt Sorunu’na yeterince ilgi gösterdiğini söylemek zor ama karamsarlığa kapılıp oturmak yerine bu alanda atılan her adıma destek olmak gerek. Serpil Odabaşı’nın Kar Maskesi adlı sergisi tam da “bu sorunu” odağına almış az çalışmalardan biri olarak Keçi Burcu’nda boy gösteriyor.

“Kar Maskesi” adını taşıyan sergi adından da anlaşılacağı gibi Diyarbakır’da ve bölgenin geri kalan kısmında bütün insanların bilinçlerinde ve bilinçdışında yer etmiş bir nesneyi yeniden güncelleştirme amacını taşıyor. Daha önce de sanatsal çalışmalarda yer yer kullanıldığına şahit olduğumuz bir imge olan kar maskesini, kirli savaşın en kuvvetli imgesi olarak işaret eden sanatçı, imgeyi radikal bir tezahür içinde yeniden ele alıyor. Maske burada siyasal, kültürel ve sosyal olarak bütün topografyayı İrdeleyen bir motif olarak işlerlik kazanıyor.

Diyarbakır’da nefes alma biçimi bile neredeyse politik ahlaki ilkeler çerçevesinde ölçülür. Çay ocağında oturma biçimimiz de, kitlesel bir eyleme katılışımız da böyledir. Gündelik yaşam ve kültürel varolma biçimleri gibi ayrıntılar her yönüyle politik etkilerden kurtulamaz. Kar maskeleri ile çevrelenen bir kentin gündelik normal’i ile başka kentlerin gündelik normal’leri bu yüzden fark eder. . Bu anlamda Odabaşı’nın sergisi Diyarbakır’da sanatın bir eylem biçimi olarak tasavvuruna olanak tanıyor.

Sanatçının imajlarından da anlaşıldığı gibi kar maskesi sadece “derin devletin ölüm mangalarını işaret etmiyor. Militarizmin bedenlere sinmiş halini de dışsallaştırıyor.
Toplumsal cinsiyetten(gender), çocuklar üzerindeki sivil ve militer şiddete, oradan tutun da iktidarın askeri bir kamp olarak görünür olmasına kadar sürdürüyor diziyi sanatçı. Koca bir coğrafyayı tellerle, mayınlarla çevreleyip silah deposu haline getirip bir kışla olarak tasavvur eden bu zihniyetin tezahürleridir gösterilmek istenen. Bazen koyu bir realizmin soluk renklerine terk ederken tuvali bazen de işi oyuna vurarak, çocukluğun tekinsiz, imgesel dünyasına dalıyor. Ergen bir akılla dil’e dayalı bir simgesellik alanından çocukluğun resimsel, renkli alanına başvuruyor böylece.

Sözcesi tıkandığı anda çöp adam çizgileri ile realiteyi karikatürleştirerek(ama sempatikleştirmeyerek) yaratılmış psişeyi yapıbozumuna uğratıyor.
Fırça darbeleri, çizgiler kimi yerde acemice, çocukça dokunuşlar sergiler. Resimler çocuk resimleri haline bürünür. İlkokul öğrencilerini akla getirir bu resimler(örneğin, Her Kürt Çocuk Doğar Serisi). Bunları resmedenin kendisi değil de iktidarın, kar maskelinin elinden çıkan manzaralar olduğunu belirtir aslında. Yani kafasında kocaman kanlı yaralar taşıyan çocukları, insanları çizememe, resmedememe durumu var burada. Bu manzaraları gerçek müsebbibine, iktidara mal eder. İmgeler buradan yola çıkarak, resimsel bir antagonizma yaratarak iktidar ile uzlaşılmaz bir tutuma varır sanatçının elinde. Burada ifade edilmek istenen sanki; modern iktidar biçimlerinde olduğu gibi değil de kolonyal bir iktidarın özensiz, çıplak, kaba, hoyratça beceriksizliğidir. Hatta bu beceriksizliğin, gerçek anlamda iktidar olamayan, ancak çıplak zor ile ayakta kalan bir iktidar biçimi olduğunu ifade eder. Eğitimin, okulun yekpare bir militerleşme aygıtı olarak kullanılması, üniformalı ve postallı eğitimcilerin hiç bitmeyen kara kalpaklaşma, ulusalcılaşma, ergenekonlaşma gayretleri de bu çıplak zor devletinin yaşama arzusunun ürünleridir.

Böylelikle sanatçının resimlerinde renkler son derece ideolojik formlar üstlenir. Renkler, iktidarın ikili ayrımlarında turnosol kağıdı işlevi görür. Hain miyiz/ değil miyiz, Türk müyüz/Hain miyiz, Vatansever miyiz/Hain Miyiz, Müslüman mıyız/Hain miyiz, Atatürkçü müyüz/hain miyiz, vs. miyiz/hain miyiz gibi, artık beyinleri alıklaştıran bir komedi misali sayıklanan ikilikler; renklerle, sembollerle kendini var eder. Ezberküs çalışması birörnek olarak bu konuda bize yol gösterir.

Kişisel belleğin toplumsal bellekle birbirini kesip iç içe geçtiği bir harita sunar önümüze Serpil Odabaşı. Blok halinde siyasal ve tehlikeli bir sözcelemeyle bellek, her adımında yeni yıkımın ip uçlarını yakalar. Çizimlerin tamamı söylemden taşıyor ve kişiselliğin konağına varıyor. Sanatçı geride bıraktığı kenti açık bir yara gibi yanında götürmüş sanırsınız. Bir türlü kabuk bağlamayan yara olarak Diyarbakır’a giderken sanatçı, kar maskelerinin gölgesini her an yanında hissettiğini belli eder.

Kentin surları kar maskelilerle örülüdür. Başında yazması olan bir kadın, muhtemelen anne figürü, kar maskelilerle yan yana durur. Doğup büyüdüğü kentin özlemi ile anne özleminin özdeşleşmesini burada buluruz. Ama karabasanlar olarak imgeyi kana bulayan kar maskeliler her defasında tuvalin bir yerine gelip yerleşir ve saf, beyaz bir alanı kırmızıya bular. Resimlerde figürler birer surete sahip değildir. Yüz olmayınca ifade de ortadan kalkmış olur böylelikle. İfadenin yok olması duygunun yokluğunu hatırlatır. O yüzlere bir ifade çizmekten kaçınır sanatçı, böyle bir temsile soyunmaktan alı koyar kendini. Yüzün çerçevesini çizer sadece, böylelikle şahsiyetler anonim varlığa uzanır. Kayıp annelerinin veya kaybedilenlerin yüzleri, gözleri yoktur. Burada başka bir sıkıntıya işaret eder sanatçı: Körlük, sağırlık ve dilsizlik hali. Duyularını yitirmiş insanlar vardır. Tıpkı kar maskesinin resmi anonimliği gibi. Yani kar maskesi belli bir şiddet tarzı üretmenin temsili ifadesi olmuştur, duygudan yoksundur, sadece bir ölüm makinesidir.

Bu, bellekten bugüne taşan ve birbirini yoğuran anlatılar dizini izleyende bir rahatsızlık uyandırmadan edemiyor. Önüne, ufka, ileriye değil de sürekli geriye dönüp, orada bir şeyleri bıraktığı hissine kapılan, eksik kalmış parçasını tamamlamaya çalışan bir benlik duygusu ile hareket ederken çocukça, safça önündeki engeli görmeden takılan, sendeleyen ve yara bere içinde kalan bir çocuğun resimleridir sanki Odabaşı’nın bize sundukları.

Ressam ve aktivist Serpil Odabaşı’nın sergisi herkesi bir daha kar maskelileri görmemek adına Keçi Burcuna çağırıyor. Sergi açılışı 20 Haziran Cumartesi, saat:19.00’da

Mahmut Koyuncu